“Abe Gaci Gelmiş Maalleye”

Bir yanım dağlarının ardına gidiyor anadolunun ,

bir yanım merkezine kentin Ahmed Arif’i anımsıyorum.

Güzelim anadolumdan koşup şehrin merkezine sıkışıyorum.

Ezilmiş,potansiyel suçlu konumuna gelmiş,

ötekileşmiş diğer yanıma sarılıyorum.Rüzgar fısıldıyor kulağıma;

Vay Kurban,

Gün ola devran döne umut yetişe

dağlarının dağlarının ardında …

 

ŞİRİN ÇAVUŞ

Kavram ve tanımlamaların yüklediği koca efkarı da aldıktan sonra yoldayım. Elimde bir isim ve çantamda Romanları tanımlamaya çalışan bir kaç notla Roman Derneği’ne gidiyorum.

Akdeniz Roman Dernekleri Federasyonu bölgedeki altı Roman Derneği’nin birleşmesiyle 2007 senesinde kurulmuş ve Mersin’de faaliyet göstermekte.

Akdeniz Roman Dernekleri Federasyonu bünyesindeki dernekler; Roman Eğitim Folklor Kültür ve Spor Kulübü Derneği, Roman Kültürünü Yaşatma Derneği, Mersin Romanları Sosyal Yardımlaşma ve Eğitim Derneği,Romanları Kalkındırma ve İyileştirme Derneği ve Ceyhan Roman Kültürünü Tanıtma ve Yaşatma Derneği’dir. Akdeniz Roman Dernekleri Federasyonu’nun kısa adı AKROMFED’dir. AKROMFED Romanların eğitimi, istihdamı, barınma, ayrımcılık ve Romanların topluma entegrasyonu ve gelişimi konusunda çalışmalar yapmaktadır.

Akdeniz Sosyal Hizmet Merkezi Müdürlüğünün ek binasında hizmet vermekte olan ve faaliyetleri federasyon tarafından yürütülen etüt merkezinin  kapısından girer girmez o muhteşem Roman müziğiyle karşılanıyorum. Geldiğimi fark eden orta boylu, esmer, güvenlik görevlisi, ince bir gülümsemeyle müziği kapatıp buyurun diyor. Dernek Başkanı Ali Daylam’ı soruyorum. Yine bu güvenlik görevlisi görünümlü sekreter arkadaş, başkanı arayıp benim için randevu saati alıyor. Gecikeceğini öğrendiğim dernek başkanını, yine derneğin bahçesinde bekliyorum. Bahçede güneşin kendisi için doğduğunu ima edercesine duran koltuk, beklemek için iyi bir alandır. Burada bekliyorum.

Pek misafirperver koltuk sırtını duvara, yüzünü derneğe, kollarını da kapı girişine açmış. Sessizliğin tadını çıkarıyor. Koltuk, çok geçmeden benimle beraber kadınları da ağırlamak için koca bir yükün altına giriyor. Bu büyülü sessizlik yarım saat sonra çocuk sesleri, kadın sohbetleri ve el işlemelerine tanık oluyor.

Yaşı henüz genç bir kadına merhaba diyorum.

Yaşımı, işimi sorduktan sonra gülümsüyor:

-Birazdan kurs başlayacak katılmak ister misiniz?

-Evet sizi tanımak istiyorum.

-Gel istersen. Kadınlar içeride, muhabbet edersiniz.

Acemiliğim, yabancılığım samimiyetleri karşısında boyun bükmüş olmalı ki;

“Merhaba!” diyorum masa etrafına dizilmiş kadınlara. Kimi meraklı, kimi tedirgin, kimi de bir anne sıcaklığıyla selamlamakta. Esmerce, genç bir kadın elinde örgüsü, işliyor. Sorularımın hepsini cevaplamak ister gibi bir hali var ama tedirgin ama sitemkar.

-Biz de insanız diye başlıyor cümleye, etten kemikten. Nerden geldiğimiz üzerine bir çok söylenti var . Nereden geldik bilemem ama buradayız, insanız.

Konu bir ara TV Programlarına, Cennet mahallesine, izdivaçlara gidiyor.

Bizleri, kültürümüzü, sevgimizi yanlış tanıtıyorlar diyor. Yakınıyor. Buralarda aşkın sevginin, neşenin değeri bir başkadır.

Mahalleye çay daveti alıyorum. Adresi alıp, dernek başkanına da danıştıktan sonra kurumdan çıkıyorum.

Abe Gaci Gelmiş Maalleye

Roman mahallesindeyim. Tamamen yabancısı olduğum memleketin bu neşe dolu insanlarıyla tanışmak için son caddeyi de aşmak üzereyim. Roman olmak, açıklaması en uzun tutulan fakat hala anlaşılamayan kimseler konumuna düşmek demektir. Ön yargıyı, cehaleti giyinip gezinen insanlarca eli sıkı, arsız, yüzsüz, çığırtkan tanımlamalarına sıkıştırılmaya çalışılmış. Ama aslında tüm bu yargılarla savaşan, aşık olduğu insanla evlenebilmek için, iş bulabilmek için koca engellere göğüs geren savaşçı insanlardır. Zamanla bu tanımlamalar üzerine düşünebilmek ve bu cehalet kalıbını kırabilmek gerekmektedir.

Yanımda daha önceden mahalleye beraber gelmek için anlaştığım Tuğba ve eşi var .

-Biz Roman mahallesinde büyüdük diyor eşi. İyi insanlardır kimseye zararları dokunmaz. Arkadaşlıkları sağlamdır.Bana yol gösteriyor aynı zamanda anlatmaya devam ediyor.

-Kadınlar oturmuştur dışarıda oraya gideriz.

User comments

Caddeden kopup sokağa girer girmez birbirine sıkıca sarılmış evlerle karşılaşıyorum. Bir evin balkonu diğerinin damına uzanmış. Karmaşık bir yapıya sahip. Evin küçük demir kapısından avluya giriyorsunuz ama ev yok. Bulmaca gibi bir düzen var. Evlerden birinde caddeye açılmış salon kapısı sağ ve sol duvarında ip askıları taşıyor. Yorgun çamaşırlar evin duvarına sıralanmış sokak başından beri selamımı alıyor. Boş arsada esmer bir çocuk dilinde çözemediğim bir şarkıyla bağıra bağıra yürüyor.

İleride bir kadın sesi

-Abe gaci gelmiş maalleye

-Gaci nedir ?diyorum

-Hoş geldiniz.Yabancı demek, biz mahalleye tanımadık biri gelince gaci deriz .Erkekler ‘’Gaco’’

Kadınlar ‘’Gaci’.

-Bu arada ben şirin diye uzatıyorum elimi.

O mimiklerin ahenkle yükselişi, samimiyet ve güler yüz şu zamanlarda en çok ihtiyaç duyduğumuz şey…

Siyah saçlarının altından, gülümseyen yorgun gözleriyle;

-‘’Ben Fatoş, abla gel otur böyle’’diyor.

Evin bir metre kadar uzağında boş arazide birkaç sandalye ve yerde derin bir sohbetten geriye kalmış, boş, çay bardakları var.

-‘’Ne iş ‘’diye kaş göz yapıyor.

Ne ararsın buralarda der gibi.

Bir sohbet bu kadar mı sıcak başlayabilir? Doğal tavırları ve yakın cümleleri yıllardır tanışıyormuşuz rahatlığını verince, bu rahatlığa sırtımı yaslayarak; ”Gazeteciyim, sizi tanımak istiyorum. Romanlar kimdir…” dememe kalmadan eşi atılıyor;

-Abla iki müzik bir göbek bunların anladığı, diye tatlıca bir espriyle başlıyor. Buralar hep hüzün, yolun kenarından geçerek bu yaşantıları çözemezsiniz. Bu tozun, pasın, yoksulluğun arasında görebileceğiniz gülen yüzler, oynayan bedenler ve çiçekli giysiler sizi şaşırtmasın. Buralarda acı sevinçle uğurlanmaktaymış. Savaşçı ruha sahip bu insanlar küçük şeylerle mutlu olmayı başarabilmiş. Hüznün,yoksulluğun karşısında diz çökmemiş güler yüzlerini ve eğlencelerini yitirmemişler.

Kapının önünde durmuş yorgun bir çöp arabası. Hemen yukarıya doğru bakıyorum; çatı kısmında en fazla iki kişiyi alabilecek kapısı açık bir oda. Her şeyden bağımsız her şeye isyan etmiş yalnız başına. Ev sahibi Fatoş.

Fatoş, Urfa’lı. Evlilik yoluyla Mersin’e gelmiş. Urfa’ya özlem duyar gibi bir hali var. Yokluk, yoksullukla rutubetli yıkık bir evin altında geçinmeye çalışıyor. Burada tüm yük onun omzunda. “Urfa’da kadınları çalıştırmazlar, babam benim çalışmama izin vermiyordu ama burda öyle mi?” diyor. Okula devam eden 4 kız çocuğu var, ikisi eski eşinden. Buralarda erken yaşta evlilikler ve ayrılmalar fazla, çoğu ikinci evliliğini yapmış.

Evi görebilecek şekilde sandalyeye oturuyorum. Gülüşmelerle başlayan konuşma sitemle sürüyor

-Okuyor musun?

-Evet

-Ne güzel, benim de 4 kızım var onlar da okuyacak. Durumumuz yok elinden tutan olsa bu çocukların, zordayız. Herkes durumumuzu bilir. Daha önce defalarca İşkur’a başvuru yaptım ama almadılar. Kürt açılımı, Roman açılımı vardı, onlar da işe yaramadı…

Siz nasıl geçiniyorsunuz cevabının Romanlarda ortak karşılığı ‘Allah ne verdiyse ablacım’ oluyor. Derin bir iç çekiyor ve devam ediyor; “Eşim hükümlü iş vermiyorlar. Elini kapı önündeki çöp arabasına uzatarak; bak ablam bununla işe çıkıyor. Akşama kadar geziyor getirdiği neye yetecek, nasıl geçineceğim. Ben de çalışamıyorum. Kızlar evde onları yalnız başına bırakıp çalışamam.”

Romanların sık sık sağlık, beslenme, madde bağımlılığı vb. konularında bilinçlendirilmeleri gerekiyor. Bu şartlar altında yaşamak kötü. Başlıca problemlerden biri bu.

Kardeşini uyuşturucu ağından kurtarmak için mücadele eden kadınlardan biri de Fatoş. Kadınlar kendi imkânlarıyla gençleri zararlı maddelerden uzak tutmak için uğraşıyor. Uyuşturucu ağından kurtulabilmek için bilinçlendirilmesi gereken gençler var. Dernek Başkanı da bu konu da sosyal medyadan yaptığı açıklamada bunun aslında bilinçlenme meselesi değil, Romanların riskler konusunda savunmasız olmalarından kaynaklandığını belirtiyor. Bu bağlamda koşulların iyileştirilmesine, Romanların savunmasız durumdan çıkarılmasına, güçlendirilmesine ihtiyaç olduğunu vurguluyor.

Madde bağımlılığı, yoksulluk, kötü şartlar, işsizlik steril olmayan ortam ve bu şartlar altında büyüyen çok sayıda çocuk bu kültürün neşesinin altındaki hüzün duvarıymış.

Konuşmanın ortasında ellerinde lahana sarmalarıyla komşular geliyor. Hayır, niyetiyle yapılmış. Misafirperverlikleri ve samimiyetleri burada bir kez daha gösteriyor kendini. Yemeğin tadına bile bakmadan ilk bana uzatıyor.

Tam bu esnada bir kadın oturuyor yanıma. Tahminimce, en fazla,19 yaşında. Kucağında bir bebek var. Göz göze gelince konuşturuyorum.

-Okuyor musun?

-Hayır, evliydim boşandım bu da benim çocuğum.

Gözlerindeki pişmanlığı, çocukluk özlemini, yorgunluğu hissedebiliyorum. Kadınların böyle erken yaşta evlenmesi, Roman kültüründe yaygın. Ailelere göre bunun temel sebebi ekonomik yetersizlik. Benim bu konudaki izlenimim ise hem ekonomik yetersizlik hem de okumaya karşı isteksizlik .

Atılıyor Fatoş Abla;

-Ne güzel, okuyorsun sen. Benim kızlarım da okuyacak. Biraz destek alsam, kızlarımı iyi bir şekilde okutabilsem.Yaz ablam bunları, bana da iş bulsunlar.

Daha sonra tüm acıların üzerine gülümseyerek;

-İşim olsun sen de gel ablam, falın kabarmış senin fal kapatıp ,göbek atacam sana vallahi.

Kolumdan tutup içeriye götürüyor beni evine bakmam için. Oysa dışarıdan bile bakıldığında durumun vahimliği anlaşılıyor.

Alanda, Roman Derneğindeki Romanlar ve Roman Mahallesindeki Romanlar kıyaslaması yaptığımda iki ayrı dünyayla karşılaşıyorum. Bir tarafta gayet modern, bakımlı, kendini geliştirmiş, çocuğuyla yakından ilgili anne modeli, öteki tarafta ekonomik zorluklarla mücadele etmeye çalışan, pekte hijyenik olmayan şartlarda çocuğuyla yaşayan anne modeli var.

Kentsel dönüşümden payını almış yıkık duvar ve çürümeye yüz tutmuş iki odalı bir ev, odanın biri çatıda, 6 kişiyi ağırlayacak bu iki göz oda fazlasıyla dar ve karışık. Üstelik mutfak bahçe ağacının etrafına dolanmış bez duvarın ardında boş meyve kasası da bu mutfağa yemek masası olarak eşlik ediyor. Oda ile mutfak birleştirilmeye çalışılmış. Odaya girerken kullanacağımız kapı küçük, başımı eğerek giriyorum. Duvarlar dikkatimden kaçmıyor. Bol makyajlı bir hazırlık sonrası çekilmiş boy boy fotoğraflarla doldurulmuş. Duvarları kaplayan fotoğrafların yanında odanın da tamamını kaplayacak şekilde iki koltuk ve bir raf dolap bulunuyor. Çamaşırlar dolaptan dışarıya fırlamış, dağınık bir halde, bu kargaşaya eşlik ediyorlar. Ben etrafa bakarken Fatoş Abla, ”İt bağlasan durmaz burada” diye söyleniyor. Bu yıkılmaya yüz tutmuş evin bahçesinde iki de köpek var.

Romanlarda bir de baskın olan hayvan sevgisi var.

-Hayvan mı besliyorsunuz?

-Onlar da benim evlatlarım gibidir, çok severim. Sosyal yardımdan geldiklerinde onlara da söyledim bunları istemiyorsanız kesin yardımı dedim. Bırakmam ben onları. Erkeklerinin de kuş sevdalısı olduğu bu mahallede neredeyse evinde hayvan beslemeyen kimse yok.

Fatoş ablanın elçiliğiyle yola devam ediyorum. Az ileride topaç çeviren çocuklar var. Yolun başından beri izlediğim duvarın sırtladığı yorgun çamaşırlara karşı oyun oynuyorlar. Köşeyi döner dönmez tepesine 10 çanak almış bir ev bize gülümsüyor. Bu evden merdivenleri çıkan teyze, bahçede ayıkladığı pirinci kolunun altına sıkıştırdığı bir tepsiyle taşıyor. Çizgili pijamasıyla çanaktan TV’ye gönderdiği sinyale koşan amcalar haber saatini bekliyor.

Bir sonraki kapı önünde elinde sigara, omzunda siyah bir yelek başında çiçekli bir yazmayla duran Dursun teyzeyi selamlıyorum. Hafiften çukurlaşmış gözlerinde ve cildini saran kırışıklıklarda sanki bir özlem taşıyor.

İçeriye giriyoruz, durum burada da diğer evden pek farksız değil. Etraf dağınık, mutfak odanın içerisinde ;üzeri bulaşık dolu ve bulaşık tezgahının önünde küçük bir kız çocuğu.İsmi Dilan olan küçük çocuk Fatoş Ablanın kızıymış.Komşuları yalnız yaşadığı için onun yanına gelmiş. Ona yardım edip bulaşıklarını yıkıyor..

-”Çay dökeyim sana” diyor teyze.

-İçecen kız, iç.

Bardak taşıyan Dilan’a dönüp:

-Dilan allaya gurban

Dilan da bir sessizlik, bir gülümseme …

-Şimdi, bak kızım tüp bile yok evde. Ağlamaya başlayarak, eşim olsaydı böyle mi olurdu diyor. Önce yoksulluktan ağladığını düşünüyorum. Biraz sonra sebebin çok daha duygusal olduğu anlaşılıyor.

Dursun teyze, eşini yakın zamanda kalp krizinden kaybetmiş.

-Anısı var eşimin. Onu çok severdim. Her yer de o var çıkamıyorum evden. Hiç bir şey yapmadım oturdum evi izliyorum. Ölmeden önce ismimi söyledi, gitti. Öyle dokunuyor ki. Eşimin anısı var gidemiyorum bir yere. Alışamadım ölümüne. Çok uzağa bir işe gitti sanki. Resmini gösterip; bak nasıl güzel değil mi? Beni sarar öperdi. Sürprizler yapardı.

Romanların arasında onlarla evli olup Roman olmayanlar da varmış. Bunlara bir örnek de Dursun teyze. Bu farklılığın aileler tarafından engel oluşturup oluşturmadığını soruyorum .

-Eskiden çok fazla ayrım vardı. Şimdi yok. Bu mahalle önceden ev doluydu, iç içe yaşardık. Yıktılar evleri ne güzel evler ne güzel insanlar vardı.

-Ben küçük yaşta aşk yaşadım, macera yaşadım. Benim eşim Roman değildi. Aynı semtteydik ve birbirimizi sevdik. Kimse de karşımızda durmadı. Ailesi de beni çok sever.

-8 çocuğum oldu hepsi evli mutlu. Çocuklarımın eşleri de Roman değil. Burada Roman, Kürt, Türk demeden iç içe yaşıyoruz.Acım taze be kızım, yoksa anlatırdım sana Romanları. Bir müzik açar bir oyun oynardım şaşırır kalırdın.

Güzelce bir sohbet ve aşk dolu anılardan sonra kalkıyorum. Yine gel kızım, yerimiz yurdumuz belli, evimiz burada öğrenmişsindir. Gitmek için hazırlanırken Karacaoğlan özetliyor bu hüzün dolu sohbeti:

“Üç derdim var birbirinden seçilmez

Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm.’’

Çocukların özgürlüğünün ve doğal yaşamlarının önemli olduğu Roman kültüründe aynı zamanda yaşlılar büyük saygı görmekte. Hayvan sevgileri de takdir edilmeye değer. Paylaşımcı yanları ve yardımlaşmaları, baharı taşıyan giysileri, gülümsemeleri kültürlerinin büyük bir parçası. Kültüre ait izleri etkinliklerde ve mahallede bulunan yaşlı kesimin hikayelerinde bulabiliyoruz. Romanlar da kültürleriyle bu zamana tutunmaya çalışıyor. Bunun için harcadıkları çaba ve mücadeleyi göz ardı etmek mümkün değil.

Yola kadar Dilan eşlik ediyor bana. Henüz 9 yaşında olan Dilan, şimdiden ev işlerine koşturuyor. Aynı zamanda kitap okumayı ve yazı yazmayı çok seviyor. Büyüyünce ne olacaksın diyorum:

-Ben Doktor olacağım insanları iyileştireceğim. Ama belki önce öğretmen, sonra doktor olurum.

Okuması gerektiği üzerine konuşurken, ona bir dahaki gelişimde kitaplar getireceğim sözünü veriyorum. Artık benimle gelip yolunu uzatmana gerek yok desem de ana yola kadar yürümek istiyor. Yol boyunca bana soru sormaktan çekinmiyor.

-Sen evli misin? Çocuğun var mı ?

-‘Hayır değilim,  cevabı erken evliliğin yaygın olduğu Romanlarda ve özellikle çocuklarda şaşkınlık yaratıyor. Bu minik esmer kız; “Ben de hiç evlenmeyeceğim. Yine gel!” diyerek el sallıyor ardımdan.

Biz insanlar doğamız gereği kendimizden farklı duran, farklı düşünen, hayata faklı bakan insanlara karşı değişik tutumlar sergilemişizdir. Yıllardır böylesine zıt duyguları üzerinde taşıyan halklar var. Tarih boyunca bu halklar baskı, zulüm, işkence görmüş;  göçe tabi tutulmuştur. Devletsiz kalan halklar kendi kültürlerini, dillerini korumaya çalışarak bu günlere gelmiştir. Bu farklılıkların ön yargılarına ve nefret söylemlerine hedef olanlardan biri de Romanlar. Bu insanlar ya korkutmuş, ya merak uyandırmış ya da ilgi odağı olmuştur. Her şeyin zor olduğu bu şartlarda bazı olayların karşısında Roman olsanız da güçlü duramıyorsunuz.